🥾 Fiziksel: ★★★★☆
- ✅Zatrwa La
- ✅360° Himalaya manzarası
- ✅Everest & Makalu silueti
Başlamadan
2024’te işimden ücretsiz izin alıp arka arkaya yürüyüş ve dağcılıkla ilgili hayallerimin bir kısmını gerçekleştirdikten sonra işime ve yoğun günlerime geri dönmüştüm. Himalayalar’a ve yüksek irtifaya yeniden gidecek vakti ne zaman bulacağımı bilmeden, neredeyse her gün bunun hayaliyle yaşıyordum.

Hayatımızın büyük çoğunluğunda otomatik pilotta ilerliyoruz. İçten içe bir şeylerin değişmesini beklerken, tam da ihtiyacımız olan şey başımıza geldiğinde bile ilk tepkimiz çoğu zaman korkuyla karışık bir şaşkınlık oluyor. 2025 Şubat ayında, bir pazartesi, uzun süredir çalıştığım şirketin pozisyonumu kapattığını öğrendim. Birkaç gün süren belirsizlik, korku ve karamsarlıktan sonra yaptığım ilk şey, Himalayalar’a tekrar tırmanışa gitmek için bir firmayla anlaşmak oldu.
Hayat çoğu zaman durmam için sinyaller verse de, kendimi bildim bileli meşgul olmak, hareket halinde kalmak ve bir amaç doğrultusunda ilerlemek beni iyi hissettiriyor. Sanırım yine yaptığım buydu.
Yola Çıkmadan
Rotaya karar verirken
Everest Base Camp yolunu yürürken ben de herkes gibi Ama Dablam’ın piramit şekline bakıp hayran kalmıştım. Bir gün tekrar Himalayalar’a geldiğimde tırmanmak istediğim dağ buydu; ancak aylar süren yoğun iş temposu sonucu bir sene önceki kondisyonumun çoğunu kaybetmiştim. Bunun yanında tırmanış sezonuna sadece iki ay kalması, Ama Dablam’ı benim için gerçek bir hedef olmaktan çıkarıyordu. Ama Dablam 6812m uzunluğunda ve oldukça teknik bir tırmanış gerektiriyor.

Ben de daha başarılabilecek hedeflere ve “trekking peak”lere yöneldim. Trekking peak’ler, Himalaya bölgesinde 7000 m’nin altında kalan ve diğer Himalaya devlerine göre lojistiği ve tırmanışı daha kolay olan zirvelere verilen ad. Ancak isim bazen yanıltıcı olabiliyor; bu dağlarda da teknik etaplar tırmanmanız gerekebiliyor. Bir önceki sene tırmandığım Lobuche’nin de zirve gününde sabit hatla geçilen bir buz duvarı vardı.
Bu anlamda kısa listemde şu üç dağı düşünüyordum: Mera Peak, Island Peak ve Chulu East. Mera ve Island Peak Everest bölgesinde, Chulu East ise Annapurna bölgesinde. Mera, trekking peak’ler içinde en yüksek rakıma sahip; ancak teknik olarak diğerlerine göre daha az zorluk barındırıyor. Bir süre firma ile yazışmalarımda fiyat, tarih ve kesin tarihli bir turun bulunması nedeniyle, hem de irtifa limitimi artırmak adına Mera Peak ile ilerlemeye karar verdim.
Firmaya karar verirken
İnternette bir ekspedisyon firması aradığınızda, özellikle konu Himalayalar olunca, onlarca farklı firmayla karşılaşmanız muhtemel. Yerli ve yabancı birçok operatör sezonda yüzlerce tur organize ediyor. Genel olarak Batı kökenli tur firmaları, yerel firmalardan lojistik ve Şerpa desteği alıyor. Yabancı firmalar dikkat çekici programlara ve çok iyi rehberlere sahip olsalar da Nepal operatörlerine kıyasla oldukça pahalılar. İşten ayrıldığım ve daha kısıtlı bütçeyle ilerlemem gerektiği için ben de yerel operatörlere yöneldim. Bir sene önce edindiğim Nepal ve Himalaya deneyimiyle, yerel bir firmayla süreci rahatça yürütebileceğimi düşündüm.
Firma seçerken en önemli nokta referans. Tanıdığınız birilerinin deneyimleyip önermesi en sağlam yol. Lobuche High Camp’te tanıştığım ve Everest’e tırmanacak bir grupla firmaları konuştuğumuzda bana özellikle Satori’yi önermişlerdi. Satori yerel bir Nepal firması. Sonuçta Mera Peak için onlarla ilerledim. E-postalara hızlı dönüşleri ve ilgileri genel olarak memnun ediciydi. Firmanın sahibi Rishi neredeyse her müşterisiyle bizzat ilgileniyor; hem vardığımız gün hem de tur bitiminde gelip bizimle görüştü. WhatsApp ve e-posta üzerinden sorularım olduğunda hızlıca yanıt verdi. Rishi, porter’lıktan ve rehberlikten gelip Everest’e de tırmanmış; oldukça etkileyici bir başarı hikâyesi var. Bunun yanında, tur boyunca Şerpa rehberimizin bilgi birikimi yüksekti ve yardımseverdi. Günün sonunda aldığım hizmetten memnun kaldım; bir sonraki ekspedisyonlarımda da bu firmayı kullanmayı düşünüyorum.
https://www.satoriadventuresnepal.com
Memnun kalmadığım tek nokta, Kathmandu’da kaldığımız oteldi. Otelin sahibi de Rishi. Konum olarak Thamel’e çok yakın olsa da hijyen ve olanaklar açısından beklentimin altındaydı. Dağlarda tea house’larda kalmak benim için dert değil ama yoğun bir ekspedisyonun ardından döndüğüm otelde bir tık daha konfor bekliyorum. Ancak talep ederseniz başka bir otele de rezervasyon yapıyorlarmış. Ben çok üzerinde durmadığım için bunu talep etmemiştim. Gün sonunda çok büyük bir sıkıntı değildi tüm hizmeti değerlendirince.

Hazırlık
Malzeme
Bir önceki sene 6000 metre civarındaki zirveler için gerekli tüm ekipmanları aldığım için şanslıydım. Bu sayede yeniden malzeme arayışına girmeme veya ekstra harcama yapmama gerek kalmadı. O yıl giderken eksik olan ve bu seviyedeki zirveler için gereken 6000 m double botları, Himalayan parka, mitten eldivenler ve -20°F’lik bir uyku tulumu almıştım.

Bu anlamda, ekipman yatırımı gerçekten oldukça maliyetli ve Türkiye’de bu tür malzemeleri bulmak da bir hayli zor. Ayrıca bu konuda yönlendirecek kaynak sayısı da oldukça az. (Yakında bununla ilgili detaylı bir yazı paylaşacağım.)
Neredeyse her şeyi geçen sene aldıklarımdan kullandım. Sadece yeni evimize taşınırken kaybettiğim su torbamı (water camel) Kathmandu’ya vardığımızda Thamel’den satın aldım. Kaybettiğimi son gün fark ettiğim için böyle bir çözümle ilerledim.
Kathmandu’da eksik malzemelerin hemen hepsini tamamlamak mümkün. Ancak ben, küçük parçalar dışında, son dakika alışverişlerini pek tercih etmiyorum. Çünkü olası bir uçak rötarı veya plan değişikliği durumunda eksik ekipmanla kalma ihtimali beni oldukça tedirgin ediyor.
Fitness
Sanırım iki aylık hazırlık sürecimin en stresli kısmı buydu. Çünkü bir önceki zirve tırmanışının üzerinden yaklaşık on ay geçmişti ve uzun süredir yoğun bir iş temposu içinde olduğumdan neredeyse spor salonuna gidecek bile vaktim olmamıştı. Kendimi oldukça “unfit” hissediyordum.
Hazırlık sürecinde nerdeyse her gün spor yaptım; sonlara doğru ise günde iki kez — hem evde hem spor salonunda — antrenman yapmaya başladım. Ancak ne yazık ki dağda ya da açık havada pratik yapma fırsatım olmadı. Sonuç olarak, mükemmel olmasa da ortalama bir kondisyon seviyesine ulaşabildim.

Yine de bu durum, yola çıkarken kendimden biraz şüphe duymama neden oldu. Solo tırmanışlarda neredeyse hiç stres yaşamıyorum çünkü “yavaş da olsa bir şekilde bitiririm” diyorum. Ancak bir tura katıldığınızda, doğal olarak bir ekibe uyum sağlama stresi üzerinize biniyor. Sürekli arkada kalan kişi olmak, bir noktadan sonra psikolojik bir baskı yaratabiliyor.
Neyse ki korktuğum gibi olmadı; performans açısından herhangi bir sorun yaşamadım. Ancak bence bu tarz bir tırmanış için en az 3 4 ay önce başlanması gerek.
Nepal Vize
Bir önceki sene Nepal’e girişte, vardığımızda internet üzerinden formu doldurup ardından vize ücretini ödeyerek giriş yapmıştık. Ancak form doldurma kısmını orada yapmak oldukça kaotik olabiliyor. Bu kez Satori’nin yönlendirmesiyle, gitmeden önce aşağıdaki link üzerinden formu doldurdum. Böylece Nepal’e vardığımda doğrudan ödeme sırasına geçtim ve süreç oldukça hızlı ilerledi.
https://nepaliport.immigration.gov.np/on-arrival/IO01
Mera Peak
Mera Peak, Everest bölgesinde yer alan Makalu Ulusal Parkı içinde bulunuyor ve “en yüksek trekking peak” olarak adlandırılıyor. Bölgedeki diğer iki trekking zirvesi olan Lobuche ve Island Peak’e göre teknik olarak daha kolay olsa da, rotasının uzunluğu nedeniyle çok daha fazla dayanıklılık gerektiriyor.

Mera Peak’in üç ana zirvesi var: Mera North, Mera Central ve Mera South. Bu yüzden uzaktan bakıldığında, yan yana dizilmiş tepeleriyle adeta bir taç gibi görünüyor.
Rota
Yol, Everest Base Camp rotası gibi Lukla’dan başlıyor ancak farklı bir güzergâhtan doğuya ilerleyerek önce Zatrwa La Pass’ı geçiyor, ardından Makalu National Park sınırları içinde devam ediyor. Rota, Everest Base Camp ile karşılaştırıldığında oldukça sessiz kalıyor. Buna bağlı olarak da yol boyunca bulabileceğiniz olanaklar (tea house, alışveriş vb.) daha kısıtlı.
Bu rota üzerinde katır taşımacılığı neredeyse yok, dolayısıyla patikalardaki trafik çok daha az. Yüklerin büyük kısmı porterlar tarafından taşınıyor. Benim en sevdiğim şey ise bu yolun çok daha “ekspedisyon hissi” vermesiydi.
Ayrıca Mera rotası, EBC’ye göre çok daha etkileyici manzaralar sunuyor. Geniş bir panoramada Everest, Makalu, Lhotse ve birçok diğer devi aynı anda görebiliyorsunuz.
Kısaca Mera Peak rotası şu şekilde;
| Gün | Rota | Konaklama | Rakım (m) | Mesafe (km) |
| 1 | Lukla → Chutanga | Chutanga | 3500 | 6-7 |
| 2 | Chutanga → Zatrwa La Pass (4.600 m) → Thuli Kharka | Thuli Kharka | 4300 | 10 |
| 3 | Thuli Kharka → Kothe | Kothe | 3600 | 11 |
| 4 | Kothe → Thangnak | Thangnak | 4300 | 9 |
| 5 | Thangnak (aklimatizasyon günü) | Thangnak | 4300 | – |
| 6 | Thangnak → Khare | Khare | 5045 | 7 |
| 7 | Khare (aklimatizasyon günü) | Khare | 5045 | – |
| 8 | Khare → Mera La (5.400 m) → High Camp | High Camp | 5780 | 8 |
| 9 | High Camp → Zirve (6.476 m) → Khare’ye dönüş | Khare | 5045 | 12–13 |
| 10 | Khare → Kothe | Kothe | 3600 | 13 |
| 11 | Kothe → Thuli Kharka | Thuli Kharka | 4300 | 11 |
| 12 | Thuli Kharka → Zatrwa La → Lukla | Lukla | 2860 | 12 |
Ulaşım günleri ve hava koşulları için bırakılan ekstra günler hariç tutulduğunda, Mera Peak tırmanışı ortalama 12 günlük fazlaca dayanıklılık isteyen ama az teknik bir aktivite. Normalde yaklaşık 5300 metre civarında bir base camp bulunuyor ancak neredeyse hiç kullanılmıyor. Bunun yerine çoğu ekip Khare’den doğrudan Mera La buzulunu geçip High Camp’e çıkıyor.

Bu çıkış bence rotanın en zor günü. Zirve günü ise High Camp’ten zirveye ulaşım çok zorlayıcı değil; genellikle 4–5 saat içinde zirveye varılıyor. Ancak aynı gün Khare’ye geri dönüşle birleştiğinde, bu etap tırmanışın ikinci en zorlu günü haline geliyor. Ardından da Zatrwa La geçişi geliyor.
Zatrwa La pass ve alternatif rota
Mera Peak rotasının hemen ikinci gününde oldukça hızlı bir irtifa kazanımı var. Normalde Kathmandu’dan (1200 m) yola çıkıp Lukla’ya vardığınızda 2700 metreye ulaşıyorsunuz. Ertesi gün yürüyüşe başladığınızda Chutanga’da (3500 m) konaklıyorsunuz, ardından hızlı bir yükselişle Zatrwa La Pass’i geçip(4600m) Thuli Kharka’da (4200 m) geceyi geçiriyorsunuz. Yani sadece üç gün içinde 3000 metreden fazla irtifa almış oluyorsunuz.
Bu, yüksek irtifa hastalığına yakalanmamak için önerilen temponun oldukça üzerinde — yani oldukça agresif bir çıkış. Bu yüzden bazı ekipler bu bölümü atlayarak yerine daha uzun ama daha kademeli yükselen alternatif bir rota tercih ediyor. Tabii bu da toplamda daha fazla gün anlamına geliyor. Eğer böyle bir alternatifi düşünürseniz, gitmeden önce mutlaka firmanın rota planını incelemenizi öneririm.

Bizim planımızda Zatrwa La Pass üzerinden geçmek vardı. Yolun ilk günleri olduğu için performans anlamında çok zorlanmadım ama Thuli Kharka’ya vardığımda ilk irtifa belirtisi olan baş ağrısı başladı. Bol su içerek bunu kontrol altına alabildim.
Yolda tanıştığımız Brezilyalı bir tırmanışçı, Lukla’da kalınan aklimatizasyon gününü atlayıp aynı gün Chutanga’ya, ertesi gün de Thuli Kharka’ya çıkmıştı. Yolun geri kalanı boyunca irtifa hastalığıyla boğuştu. Zirveye ulaşmayı başarsa da özellikle High Camp’te çok kötüleşmişti.
Sonuç olarak, Kathmandu’dan Lukla’ya geldiğinizde mutlaka en az bir gece kalmanızı kesinlikle öneririm. Bu kısa duraklama bile uyum açısından büyük fark yaratıyor.
Konaklama
Mera Peak rotasında, zirveye çıkıştan bir gün önceki High Camp dışında tüm konaklamalar tea house’larda yapılıyor. Ancak bu rota üzerindeki tea house’lar, Everest Base Camp rotasındakilere kıyasla oldukça kısıtlı. EBC rotasında neredeyse Lobuche köyüne kadar özel banyolu odalar bulmak mümkünken, Mera rotasında ilk günlerden itibaren genellikle ortak tuvaletli odalarda kalınıyor. Bizim kaldığımız yerler arasında yalnızca Kothe’deki tea house’ta özel banyolu bir oda vardı. Yine bu tea house’da sıcak su da vardı. Giderken değil ama dönüşte bu hizmetten yararlandım.

Bunun yanında tea house’ların genel imkanları da oldukça sınırlı. En basit konaklamamız, ilk gün Chutanga’daydı. Büyük bir prefabrik yapının içinde yan yana dizilmiş, penceresiz ve tek kişilik küçük odalar vardı. Ortam biraz boğucu hissettirse de sadece bir gece kaldığımız için çok sorun olmadı.
En sevdiğim tea house ise Thuli Kharka’da kaldığımız yerdi. Oldukça samimi, arkadaş canlısı Nepalli bir aile tarafından işletiliyordu. Ortak alanı oldukça konforluydu ve sıcak atmosferiyle rotadaki en keyifli konaklamamız olmuştu.
Sezon & Hava durumu
Mera Peak’e Himalayalar’daki iki yüksek sezonda, yani Nisan–Mayıs ve Ekim–Kasım aylarında çıkmak mümkün. Biz yürüyüşümüze 13 Nisan’da başladık. İlk olarak Lukla’ya vardığımızda oldukça yoğun bir yağmurla karşılaştık; hatta ıslanmaktan çekinip oradan ekstra bir panço satın aldım. Neyse ki sonraki günlerde bu kadar yağış olmadı.

Bu dönemde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, Zatrwa La Pass’in karla kaplı olup olmaması. Eğer kar varsa, bu geçişte krampona ihtiyaç duyulabiliyor. Normalde bu günlerde yaklaşım ayakkabılarıyla yürüdüğümüz için taşıdığımız kramponlar uygun değildi. Keşke ayakkabılara uygun trekking kramponları getirseymişiz dedim. Biz geçerken geçit karla kaplıydı ama yine de kramponsuz geçmeyi başardık. Yalnız, spor ayakkabıyla yürüyen şerpamız birkaç noktada kayıp düştü — o yüzden spor ayakkabıyla yürümeyi kesinlikle önermem 😊.
Dönüş yolunda ise Zatrwa La Pass’teki tüm karlar erimişti, bölge tamamen kuru hale gelmişti.
Yola Çıkış
Kathmandu’ya varış
Direkt uçuşla Kathmandu’ya vardığımda, vize işlemini önceden online hallettiğim için sadece vize ücretini ödeyip hızlıca gümrükten geçtim. Dışarı çıktığımda, firmadan beni almaya gelen biri karşıladı ve doğrudan otele götürdü.
Kathmandu gerçekten kaotik bir şehir. Bir yıl önce ilk kez geldiğimde adeta neye uğradığımı şaşırmıştım; o zaman günün büyük kısmını otelde geçirip dışarıya pek çıkmamıştım. Ancak ekspedisyon dönüşünde biraz gezme fırsatım olmuştu ve şehri keşfettikçe alışmaya başlamıştım.

Havası oldukça tozlu, kirli ve gürültülü. Arabayla giderken sokaklarda yatan çıplak insanları görmek bile mümkün. Ne yazık ki ülke genelinde hâlâ ciddi bir yoksulluk hakim. Şehrin başkentinde bile bunu çok net görebiliyorsunuz; hatta 2025 Eylül devrimine giden nedenleri bir bakıma burada anlamak mümkün.
Yine de, tüm bu karmaşanın içinde Kathmandu insanları oldukça nazik ve şehir genel olarak güvenli. Tek başıma, akşam saatlerinde bile gezerken hiçbir sorun yaşamadım. Her şeye rağmen Kathmandu’ya gidip geldikçe insan yavaş yavaş alışıyor ve bir şekilde şehrin büyüsüne kapılıyor.
Ekiple tanışma
Otele yerleşip kahvaltıdan sonra Rishi ile tanıştım. Bana, ekipte benden başka sadece bir kişi olduğunu söyledi. Aslında bir kişi daha katılacakmış ama son anda iptal etmiş. Yani tur neredeyse özel tur gibi olmuştu. Tabii bunun hem artıları hem de eksileri var. Eğer kafa dengi olmayan biriyle denk gelirseniz, neredeyse iki hafta boyunca baş başa vakit geçirmek zorunda kalıyorsunuz. Ama diğer yandan, ekip az olduğu için şerpanın ilgisi daha yoğun oluyor ve bu da başarı şansını artırıyor.
Akşam olduğunda şerpamız ve ekibin diğer tırmanışçısı ile tanıştım. Kendisi Macaristan’dan gelen, 50’li yaşlarında, oldukça deneyimli bir tırmanışçıydı. Adı Laszlo’ydu. Rishi’nin de katılımıyla akşam yemeğini birlikte yedik ve birbirimizi tanıma fırsatı bulduk. Laszlo daha önce Pamir Dağları’nda Lenin Peak’e tek başına tırmanmaya çalışmış, 6000 metreden geri dönmek zorunda kalmış ve donma tehlikesi atlatmış. Hatta birkaç parmağını kaybedeceğini düşünmüş ama şans eseri kaybetmemiş. Bunun dışında Alpler’de ve Hindistan’daki Kaşmir Dağları’nda da birçok tırmanış ve yürüyüş yapmış.
Şerpamız ise daha önce Everest’te Camp 4’e kadar tırmanmış, ancak hava koşulları nedeniyle zirveye çıkamadan geri dönmüş. Yani oldukça deneyimli bir şerpaydı.

Ertesi gün, gündüz saatlerinde malzeme kontrollerini yaptıktan sonra günü serbest geçirdik. Ben eksik olan su torbamı almak için dışarı çıktım, ardından biraz Thamel’de gezindim. Hâlâ hafif jetlag etkisindeydim, bu yüzden odaya dönüp biraz uyudum. Akşama doğru kalkıp hazırlandım ve Lobuche tırmanışından yeni dönen, dağ rehberi ve bugün olduğum dağcı olmamı sağlayan arkadaşım Gökhan ile buluştum. O ve ekibiyle birlikte Kathmandu’da Türk yemekleri yapan bir restorana gittik. Menüsünde yayla çorbasından imam bayıldıya kadar pek çok Türk yemeği vardı.
Ekibin zirve hikâyelerini dinledikten sonra, ertesi sabah çok erken Lukla uçağım olduğu için onlardan fazla geç olmadan ayrıldım. Onlarsa geceye devam ettiler.
Lukla
Sabah saat 4’te uyanıp fazla eşyalarımızı otelin emanetine bıraktıktan sonra bizi bekleyen servise bindik. Yolda başka bir otelden iki kişiyi daha aldık — onlar da Satori’nin Everest Base Camp ekibindendi ve İngiltere’den gelmişlerdi.
Lukla Havalimanına vardığımızda, her zamanki kaotik ortam bizi karşıladı. O günlerde hava koşulları nedeniyle birçok uçuş iptal ediliyordu. Burada Satori farkını gerçekten gördük. Rishi, bize neredeyse ilk kalkan uçaklardan birinde yer ayarlamıştı. Daha geç saatlerde olsaydı, iptal edilme riski oldukça yüksek olacaktı. Havalimanında Satori’nin diğer gruplarından biriyle, Ama Dablam’a gidecek olan ekiple tanıştık. Onlar Yunanistan’dan geliyorlardı. Nereli olduklarını öğrenince hemen “Kalimera komşu!” diyerek sohbete başladım. Benim pasaportumdan Türk olduğumu fark etmişler, kısa bir komşuluk muhabbeti bile hepimize iyi geldi.

Her ne kadar daha önce Lukla’ya gitmiş olsam da, o zamanlar iki kez helikopterle uçmuştum (benim dertler 😊). Bu, ilk kez uçakla iniş deneyimim oldu. Lukla’ya yapılan uçuşlar charter tipi, yalnızca 10–15 kişilik küçük uçaklarla yapılıyor. Kısa ve eğimli pisti nedeniyle, dünyanın en tehlikeli havalimanlarından biri olarak geçiyor. Neyse ki bu kez sorunsuz bir şekilde Lukla’ya indik.

Şerpamız o günkü uçakta yer olmadığı için daha fazla, Ramechhap üzerinden gelecekti. Bizi Satori’nin yerel rehberlerinden biri karşıladı ve konaklayacağımız tea house’a yerleştirdi. Günün geri kalanında Laszlo ile birlikte Lukla sokaklarını gezip fotoğraf çektik, biraz alışveriş yaptık.
Akşam yemeğinde Satori’nin diğer ekipleriyle vedalaştık, birbirimize iyi dileklerimizi ilettik. Ertesi sabah erkenden, yürüyüşümüzün ilk günü başlayacaktı.
Gün gün rota
1. Gün (Lukla → Chutanga)
Sabah kahvaltıdan sonra saat yedi buçuk gibi yola çıktık. Neredeyse Everest Base Camp yolunun tam tersine ilerleyip Lukla’yı geride bırakınca, yavaş yavaş yükselmeye başladık. Gün boyunca arkamıza baktığımızda Kusum Kanguru’yu, önümüze ve yukarıya doğru baktığımızda ise Zatrwa La geçidini görüyorduk.

Yol boyunca Nepal’in endemik çiçeği olan rododendronlar, yani orman gülleriyle dolu bir patikadan yürüdük. Hava sakindi; gün boyunca neredeyse patikadaki tek insanlar bizdik. Öğleni biraz geçerken Chutanga’ya vardık ve burada, bölgedeki tek tea house’a yerleştik.
Bazı ekipler ertesi günün irtifa kazanımını azaltmak için biraz daha ilerleyip 4.000 metre civarındaki diğer bir tea house’da kalıyor. Bizim dışımızda iki grup daha vardı: biri Brezilya’dan, rehberiyle tek başına ilerleyen bir tırmanışçı; diğeri ise daha kalabalık bir ekipti. Brezilyalı tırmanışçı bugün direkt Lukla’ya varmış ve hemen yürüyüşe başlamıştı; bu yüzden biz çok fark etmesek de hafif irtifa hastalığı belirtileri hissediyordu — baş ağrısı gibi.

Tea house’dan prepaid Wi-Fi aldım ama bağlantı oldukça zayıftı. Yemeğe kadar biraz dinlenip sonra kitap okudum. Laszlo kitap getirmediği için oldukça sıkılıyor, ara ara ne okuduğumu soruyordu. O da diğer tırmanışçılarla sohbet ederek vakit geçirdi.
Ertesi günkü geçidin stresi biraz üzerimdeydi. Kendimden sürekli şüphe etme gibi bir alışkanlığım var. Sanırım bu, bir kadın olarak ailenizin, çevrenizin ve toplumun neredeyse her adımımızı eleştirmesinin içselleşmiş bir yansıması. Öyle bir noktaya geliyor ki, henüz kimse bir şey söylemeden bile, önünüzdeki işi yapıp yapamayacağınız konusunda kendinizi yerden yere vuruyorsunuz.
Odaya geçip bu düşüncelerle çok geç olmayan bir saatte uyudum.
2. Gün (Chutanga → Zatrwa La Pass (4.600 m) → Thuli Kharka)
Bugün, rhododendron ormanlarının arasından yükselmeye başladık. İlk başta şerpamız biraz hızlı gidince nefes nefese kaldık ama kısa sürede ortak bir ritim yakalayabildik. 4000 metreye kadar durmadan ilerledik. Bu noktadan sonra kar ve buz kendini göstermeye başladı. Zaten yukarıdan Zatrwa La Pass’in karla kaplı olduğunu görüyorduk, o yüzden “Kramponsuz geçebilir miyiz?” diye merak içindeydik.

4000 metrede, neredeyse uçurum kenarında duran birkaç tea house vardı. Burada kısa bir çay molası verdik. Çayımızı içerken, tea house’u işleten ailenin küçük çocukları etrafımızı sardı. 4000 metrede, küçücük bir alanda yaşıyorlardı. O kadar tatlı ve neşeliydiler ki… En küçüğü gelip gelip bana “Hello!” deyip kaçıyordu. Yanlarında minik siyah bir köpek yavrusu da vardı. Gerçekten moral veren, içimi ısıtan bir andı. Yanımda getirdiğim çikolatalardan onlara da verdim; en küçük olanı sevinçten adeta parladı. Sonra vedalaşıp yola devam ettik. Laszlo çocukları görünce bana dönüp “bizim hayatımız çok kolay” dedi. Ben de ona sizin (yani avrupalıları kastedip) hayatınız dünyanın geri kalanına göre çok kolay dedim. Bu noktada bana biraz alınmış olabilir. 😊

Kar ve buzun üzerindeyken oldukça dikkatli ilerledik. Ara ara spor ayakkabıyla yürüyen ve sırtında yük taşıyan şerpamızın kayıp düştüğünü gördük. Nepallilerin bu irtifayı ve zemini pek ciddiye almadığını fark ediyorsunuz; çoğu porter aynı koşullarda, benzer ayakkabılarla bu yolları yürüyor.

Geçidin en yüksek noktasına geldiğinizde patika artık travers şeklinde yatay ilerliyor. Normalde bu noktadan inanılmaz manzaralar görülüyormuş ama biz vardığımızda yoğun sis her yeri kaplamıştı. Dönüşte hava açar umuduyla ilerlemeye devam ettik.

Yatay patikanın sonunda, karların arasında minicik bir tea house çıktı karşımıza — yaklaşık 4–5 metrekarelik, sadece çorba ve çay servisi yapılan küçük bir yer. Burasını tek başına çalışan genç ve inanılmaz enerjik bir Nepalli kadın işletiyordu. Soğuktan ve başlayan irtifa baş ağrısından moralimiz çok düşmüştü ama onun enerjisi hepimize iyi geldi. İçeride bizden biraz önce varan Brezilyalı tırmanışçı da oturuyordu. Bu sırada Laszlo, kadının ördüğü berelerden birini satın aldı; biz de çıkarken küçük bir bahşiş bıraktık. O kadar mutlu oldu ki yüzündeki tebessümü hâlâ hatırlıyorum.

Bu küçük tea house’tan sonra yaklaşık bir saat kadar iniş yaparak, 4200 metre civarındaki Thuli Kharka’daki tea house’a vardık. İsmi Lama Lodge and Restaurant bardı. İlk iki günde tanıştığımız hemen herkes burada kalıyordu.
Ortak alanı geniş ve sıcaktı, hatta ortasında bir soba yanıyordu. Bol sıvı içerek baş ağrımı hafifletmeye çalıştım. Yemekten sonra şerpalar ve tırmanışçılar soba başında toplanıp sohbet etmeye başladılar. Bu sırada yukarıdaki tea house’u işleten genç kadın da geldi. O çok çekingen olsa da Tea house’u işleten akrabasından biraz bilgi alma fırsatım oldu.

Her gün yaklaşık iki saat yukarı çıkıp tea house’u işletiyor, sonra akşam geri aşağı iniyormuş. Kar da yağsa, hava ne kadar kötü olursa olsun gidiyormuş. Buna rağmen sahip olduğu güleryüzü ve enerjisi inanılmazdı. Onu dinlerken kendi işimden şikâyet ettiğim anları düşündüm. Sanırım bir daha öyle hissettiğimde, aklıma onu getireceğim.
3. Gün (Thuli Kharka → Kothe)
Sabah yola çıkmadan önce Thuli Kharka’nın fotoğraflarını çektim. Bir önceki gün sis altında geldiğimiz için çok anlayamamıştım ama sabah olunca buranın aslında oldukça sevimli bir yer olduğunu fark ettim. Karlar ve renkli dua bayraklarıyla çok güzel görünüyordu.

Bugün yolun büyük kısmı aşağı iniş şeklinde ilerliyordu. Bunun yanında uzaktan da olsa Mera Peak taç şeklindeki zirvesiyle karşımıza çıkıyordu.

Yolun yarısında bir tea house’ta öğle molası verdik. Burası, Zatrwa Pass’i geçip uzun yoldan gelen alternatif rotanın da birleştiği noktaydı. Bu yüzden burada yürüyenler biraz kalabalıklaşmaya başladı. ABD, Teksas’tan gelen bir grupla karşılaştık. Oldukça Amerikan tarzında, fazla direkt sorular sorarak lafa daldılar 😄.
Öğle arasından sonra Makalu National Park içinde, ırmağa paralel ilerleyerek Kothe’ye ulaştık. Kothe bu bölgedeki büyük sayılabilecek köylerden biri. İçinde Makalu National Park kontrol noktası, yiyecek ve küçük malzemeler bulabileceğiniz birkaç yer ve hatta helikopter pisti var. Kaldığımız tea house da oldukça güzeldi; sıcak suyu ve özel banyosu vardı. Ancak saçımı kurutamayacağım için hasta olma riskini göze alamayıp duşu pas geçtim. Ama tea house’un kahve makinesi vardı, bu bile beni mutlu etmeye yetti. Ayrıca irtifa anlamında 3600 metreye kadar inince epey rahatlamıştık.

Tea house’a vardığımızda, Mera Peak zirvesinden dönmüş Rus bir baba-oğul ve şerpalarıyla tanıştık. Zirveye ulaşmışlardı ama genç olan ayak parmaklarında donma (frostbite) yaşamıştı. İlk müdahale yapılmıştı ama Kathmandu’ya gitmesi gerekiyordu. Helikopter bekliyorlardı fakat hava koşulları uygun olmadığı için hâlâ gelememişti.
Zirve yolundayken bu tarz hikâyelere tanık olmak, ister istemez insanın içine korku tohumları ekiyor. Neyse ki o gün, uzun zamandan sonra iyi sayılabilecek bir Wi-Fi vardı. Biraz sosyal medyada gezinerek dikkatimi dağıttım ve kafamı toparlamaya çalıştım.

O akşam yemek olarak, merak edip Sherpaların sık sık yediği “Sherpa Stew”’ü denemek istedim. Birçok sebzenin birleşiminden oluşan, yahni tarzı bir yemekti. Aslında dışarıdan bakınca “severim herhalde” diye düşünmüştüm ama açıkçası çok beğenemedim. Tabii Nepalliler için yemeği bitirmemek bir tür saygısızlık olarak görüldüğünden, hiçbir şey söylemeden yemeğe devam ettim
4. Gün (Kothe → Thangnak)
Bugünkü yol, diğer günlere göre oldukça kolay ve keyifli bir rotaydı. Hafif bir eğimle, neredeyse düz sayılabilecek bir patikadan etkileyici manzaralar eşliğinde ilerledik. Hava açık olduğu için bol bol fotoğraf çektiğimiz bir gün oldu.

Öğle molasında yolun yarısında durup “3 Sisters” isimli tea house’ta çorba ve çay molası verdik. Bu sefer daha temkinli davranıp karışık sebze çorbası söyledim.

Thangnak’a yaklaştıkça hava biraz bulutlanmaya, ardından da kar ve yağmur karışımı yağış başlamaya başladı. Neyse ki çok geçmeden tea house’a vardık. Thangnak, dağlarla çevrili dar bir vadinin tam ortasında yer alıyor; bu yüzden fazla güneş almıyor. Odalar da oldukça soğuktu, bu nedenle çoğu zamanı uyku tulumumun içinde geçirdim.
Akşam yemeğinde yine yolda tanıştığımız hemen herkesle buluştuk. Laszlo, kitap getirmediği için epey sıkılmıştı. Bana Turkiye ile ilgili bir çok soru yöneltiyordu. Nerede ne var, domuz eti yiyor muyuz vs 😊 Ama sanırım benim o noktada pek halim kalmadığından, çok konuşmadan köşeme çekildim. O ise diğer tırmanışçılarla sohbetine devam etti.

Her günün sonunda şerpamız gelip ertesi günün planını konuşuyorduk. Normalde ertesi sabah Khare’ye devam etmeyi düşünüyordu ama Laszlo bir dinlenme günü istedi. Programda birkaç esnek gün bırakılmıştı; bu günleri ister dinlenme ister ilerleme olarak değerlendirmek mümkündü. Ben de aklimatizasyon yürüyüşü yapmak istedim. Sonunda üçümüz, “aktif dinlenme” konusunda anlaştık — yani kısa bir aklimatizasyon çıkışı yapıp ardından dinlenmek. Çünkü Khare yaklaşık 5000 metrede ve bu seviyeye çıkmadan önce biraz uyum sağlamanın iyi olacağını düşündüm.
5.Gün (Thangnak – Aklimatizasyon günü)
Bugün, diğer günlere göre biraz daha geç bir saatte kalkıp aklimatizasyon yürüyüşüne çıktık. Tea house’un arkasındaki patikadan başlayarak, vadinin üstüne doğru uzanan tepeye tırmanmaya başladık. Yükseldikçe manzaralar güzelleşti; bir noktada uzaktan Mera La buzulunu ve Mera Peak’i görmeye başladık.

Yolda bir an telefonumu düşürdüm. Bir süre hiç açılmadı. Açıldığında ise son 2-3 saattir çektiğim onlarca fotoğrafın kaybolduğunu fark ettim. Tam gerçekten üzülmeye başlamıştım ki, çarpmayla birlikte telefonun fotoğrafları yanlış bir tarihle etiketlediğini fark ettim. Eski tarihlere doğru arayınca, şans eseri tüm fotoğraflarımı bulabildim. Bu nokta da artık bir sonraki gezime telefon değil bir fotoğraf makinesi alıp gelmeye karar verdim. (Haklıymışım ki bu telefon beni zirve yolunda tekrar yarıda bıraktı.:/)

Toplamda yaklaşık 400–500 metre kadar yükselip 4800 metre civarına geldiğimizde hava bozmaya başladı — yağmur ve rüzgâr kendini hissettirdi. Bu noktadan sonra geri dönme kararı aldık. Laszlo bana dönüp, “Benim dinlenme günü fikrim bu değildi,” dedi 😄. Şaka mıydı, yoksa hafif bir şikayet mi, emin olamadım. Ama yol boyunca çektiğimiz fotoğraflardan oldukça memnundu; ben de ona birkaç güzel kare çektim.

Öğle saatlerini geçerken tea house’a döndük ve günü dinlenmeye ayırdık. Sürekli karşılaştığımız yürüyüşçüler o gün yola devam ettiği için, ortak alanda yeni yüzler vardı. Benim ise sosyal pilim tamamen bitmişti; sadece kısa, klasik diyaloglara (“Nereden geldin?”, “Nereye gidiyorsun?” 😊) katılabildim.
Yemekten sonra odaya çekilip erken uyudum. Artık zirveye yaklaşmıştık ve bu düşünce bende yavaş yavaş stres yaratmaya başlamıştı.
6. gün (Thangnak → Khare)
Sabah kalktığımda tüm vücudum, özellikle de yüzüm ödem toplamıştı. Bu irtifalarda artık sık yaşadığım bir durum. Neyse ki kalktıktan yaklaşık bir saat içinde, tamamen olmasa da ödem büyük ölçüde azalıyor.
Thangnak’tan ayrılıp yükselmeye başladıktan kısa bir süre sonra karşımıza bir buzul gölü çıktı. Masmavi, berrak suyu ve etrafını çevreleyen dağlarla gerçekten büyüleyici bir manzara oluşturuyordu. Burada bol bol fotoğraf çekip yola devam ettik.

Yol boyunca birkaç sokak köpeği ile karşılaştık. Himalayalardaki köpekler genelde insanlara karşı sakin ve dost canlısı, hatta çoğu zaman yanınıza gelip sessizce yürümeye devam ediyorlar. Ancak bazen sürülere saldırdıkları da oluyormuş. Bunu duyunca Laszlo, tipik bir Avrupalı refleksiyle, şerpamıza “Neden Nepal’de sokak köpeklerini öldürmüyorlar?” diye sordu. Ben ise gözlerimi devirmekten yorulup sonunda kulaklığımı takıp sohbetin geri kalanını duymamayı tercih ettim.
Bugünkü yolumuz görece kısa olduğu için öğle yemeği molası vermeden, sadece bir tea house’ta çay içip yola devam ettik. Khare’ye yaklaştıkça, uzakta Mera La buzulu iyice belirginleşmeye başladı.

Khare, bu rota üzerindeki en büyük yerleşimlerden biri. Birçok tea house seçeneği ve hatta “fancy” sayılabilecek kafeler var. Çoğu tea house’da kredi kartı geçiyor ve köyde bir de helikopter pisti bulunuyor. Genel atmosferiyle bana, Mera Peak’in Lobuche kasabası versiyonu gibi geldi.

Bizim kaldığımız tea house da oldukça güzeldi. Güneş aldığı için gün içinde odalar çok soğumuyordu, bu da büyük bir rahatlık sağlıyordu. Burada, daha önce yolda tanıştığımız bazı tırmanışçılarla yeniden karşılaştık. Onlar o gün aklimatizasyon yürüyüşlerini tamamlamış, ertesi sabah High Camp’e doğru yola çıkacaklardı. Biz ise artık onları bir gün geriden takip ediyorduk.
Bu sırada Thangnak’ta tanıştığımız Fransız grupla da tekrar denk geldik. Üçü de 69, 70 ve 72 yaşlarındaydı — gerçekten ilham verici bir ekipti. Aynı zamanda, Everest’e tırmanacak iki Nepalli ile birlikteydiler; Mera Peak’i alıştırma (aklimatizasyon) amacıyla tırmanıyorlardı. Fransızlardan biri Thangnak’ta yüksek irtifa hastalığı nedeniyle kalmak zorunda kalmıştı, diğer ikisi ise tırmanışa devam ediyordu.

Akşam, şerpamız gelip ertesi gün aklimatizasyon ve buzul alıştırması yapacağımızı söyledi. Bu sırada artık yorgunluğu iyiden iyiye hissetmeye başlamıştım. İrtifa ve fiziksel yorgunluk birleşince moralim düşmeye başlamış, yine kendimden bolca şüphe eder hale gelmiştim.
7.Gün (Khare aklimatizasyon günü)
Sabah, her zamankinden biraz daha geç yola çıktık. Bugün Khare’nin üzerindeki bir tepeye doğru yükseldikten sonra, uzun ve oldukça yorucu kayalık bir patikadan tırmanmaya başladık. Yaklaşık dört saat kadar bu patikadan ilerledikten sonra sonunda Mera La net bir şekilde karşımıza çıktı.
Mera La’nın hemen dibinde Base Camp bulunuyor ama çoğu ekip tarafından çok kullanılmıyor. Bugün buzul üzerinde deneme tırmanışı yapacağımız için sırt çantamızda krampon, kazma, kask ve kuşam takımlarımız, ayrıca değişmek üzere double botlarımız vardı. Çantalar her zamankinden belirgin şekilde daha ağırdı ve bu da tırmanışı oldukça yorucu hale getirdi.

Base Camp’e vardığımızda ortam oldukça kalabalıktı — bazı ekipler zirveden dönüyordu, bazıları ise High Camp’e çıkmadan önce öğle molasındaydı. Mera La geçidi, ilk kısmında yaklaşık 40–45 derecelik eğimle dik bir yamaçla başlıyor ve aşağısı tamamen uçurum olduğu için dikkatli geçilmesi gereken bir yer. Bu bölüm krampon ve kazma kullanılarak, genelde ip birliğiyle geçiliyor.
Bir süre Base Camp’te kalabalığın azalmasını bekledikten sonra ayakkabılarımızı değiştirip kuşamlarımızı giydik ve buzula girmeye başladık. İp birliğiyle ilerledik. Bugün sadece alıştırma yapacağımız için buzulun en dik kısmını tırmanıp eğimin azaldığı noktada geri döndük.

İniş tabii ki çok daha tehlikeliydi — bazı yerlerde güneşin etkisiyle buz kristalleşmiş ve kayganlaşmıştı. Yavaş yavaş, kontrollü adımlarla inip yeniden Base Camp’e döndük. Bu çıkış ve iniş, o günkü tüm enerjimi neredeyse tamamen bitirmişti. Base Camp’e geri vardığımızda kalabalık dağılmıştı. Biraz mola vermek istedim, bir şeyler atıştırıp enerji toplamaya çalıştım. Çünkü daha geldiğimiz yolu geri dönüp geçeyi geçirmek için Khare’ye varmamız gerekiyordu.
Dönüş yolunda enerjim iyice düştü ve kendimi zorla ilerletiyor gibiydim. Tempo olarak ekipten kopmasam da kendimi zorladığımı hissediyordum. O sırada midem bulanmaya başladı ve bir noktada kusacağımı anladım. Bu durum daha önce Ağrı zirvesinde de başıma gelmişti, o yüzden tanıdık bir duyguydu.
Biraz ilerledikten sonra ekibe kusabileceğimi söyledim ve gerçekten kustum. Laszlo ve şerpamız o sırada çok yardımcı oldular. Bu sırada, hafif giyimli ve spor ayakkabılı, tırmanışçıdan çok bir koşucuya benzeyen biri koşarak aşağı iniyordu. (Kim olduğunu daha sonra öğreneceğimiz bir efsane) Yanımızdan geçerken yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordu. O sırada toparlanmaya başladığım için teşekkür ettik.

Kustuktan sonra çok daha iyi hissediyordum. Ardından dönüş yoluna devam ettik ve Khare’ye vardık. Odaya geçip biraz uyuyup dinlendim ama kalktığımda mide bulantım hâlâ devam ediyordu. Bunun yüksek irtifadan mı yoksa yediklerimden mi kaynaklandığını anlayamıyordum. Genelde irtifa kaynaklı mide bulantım biraz alçalınca geçerdi ama bu sefer farklıydı.
Yemeğe geldiğimde iştahım tamamen kaybolmuştu, hiçbir şey yiyemiyordum. Sadece birkaç patates kızartması yiyip bıraktım. Bu durum şerpamızı ve Laszlo’yu epey endişelendirdi; devam edip edemeyeceğim konusunda kaygılanmaya başladılar. Onların bunu dile getirmesi ise beni daha da moralsiz hissettirdi. Yine de devam edebileceğimi biliyordum. Onlara ertesi gün daha iyi olacağımı ve tırmanışı sürdürebileceğimi söyledim.Sabah nasıl hissedeceğime göre karar vermek üzere erken ayrıldık.
8. Gün (Khare → Mera La (5.400 m) → High Camp(5700 m))
Sabah kalktığımda hâlâ hiçbir şey yiyebilecek gibi hissetmiyordum, ancak enerji olarak iyiydim. Ekibe devam edebileceğimi söyledim. Dünkü tempoya benzer bir hızla ilerleyip Mera La buzuluna kadar geldik. Biz buzul için hazırlanırken, zirveden dönen ekipler geri dönüş yolundaydı.

Base Camp civarında daha önce tanıştığımız tırmanışçılarla tekrar karşılaştık ve zirve hikâyelerini dinledik. Brezilyalı tırmanışçı, High Camp’te yüksek irtifa hastalığı açısından çok kötüleşmiş ama buna rağmen, kötü durumda da olsa devam edip zirveye ulaşmış. Çok yıprandığını söyledi. Ben de ona, kendini kötü hissetmemesi gerektiğini, sonuçta zirveye ulaştığını söyledim.
Laszlo ise o gittikten sonra arkasından, yürüyüşe başladığında ne kadar iddialı ve kendinden emin göründüğünü, ama şimdi tırmanışın onu çarptığını söyledi. Sanırım bu biraz erkek egosu kokan bir yorumdu; çünkü ben durumu öyle yorumlamıyordum.
Özellikle fark ettiğim bir şey var: tüm tırmanış boyunca tanıştığım hemen hemen tüm erkek tırmanışçılar, önce size daha önce hangi zirveleri yaptığınızı soruyor. Söylediğinizde ise genellikle mansplaining’e benzer bir şekilde, önce kendi zirvelerini uzun uzun anlatıp ardından sanki siz bu konularda hiçbir şey bilmiyormuşsunuz gibi tavsiye vermeye başlıyorlar. Kendi aralarında da bu tırmanış başarısı bir nevi çekişmeye dönüşüyor.
Laszlo da bu kalıba tam olarak uyuyordu. Oysa benim dağcılıkla ilgili en sevdiğim şey, kimseyle yarış halinde olmamak. Zirvede bir kazananın olmaması. Tüm mücadelenin yalnızca kendi sınırlarınızla ilgili olması.
Daha önce yüzlerce zirve yapmış olsanız bile, her tırmanış sadece o ana ait. Bu deneyimler size özgüven kazandırsa da, dağın o belirsiz ve kontrol edilemez doğası içinde bir zirveye ulaşmak, o anın içinde bitiyor. Vücudunuz önceki yüz tırmanışta hiç sorun çıkarmamış olabilir ama o an geldiğinde ilerleyemeyebilirsiniz. Hava izin vermeyebilir, ya da belki o gün ruhunuz bunu sürdürecek halde değildir.
Bir zirveye ulaşamamak, bir rotayı tamamlayamamak başarısızlık değil. Ama sanırım ben, yine erkeklerin kurduğu görünmez bir yarışın içindeydim.

Kramponları giyip Mera La’dan yükselmeye başladık. Şerpamızın oluşturduğu ip birliği içinde en önde Sherpa, ortada ben, arkada Laszlo ilerliyorduk. Biz bu şekilde tam donanımlı ilerlerken, porterımızın hali insanı hem şaşırtıyor hem hayran bırakıyordu: spor ayakkabısının üstüne geçirilmiş trekking kramponları, incecik kıyafetlerinin üzerine — düşerse ıslanmasın diye — sardığı alüminyum folyoya benzer bir koruma ve sırtında 30 kilonun üzerinde bir yük… Buna rağmen bizden daha hızlı tırmanıyordu.
Aslında o an, bu yarışın asıl kazananının kim olduğu çok netti. Üstelik dik yamacı bitirince geri dönüp bize yardım etmek istedi. Bizim çantalarımızda yalnızca günlük yük olduğu için gerek duymadık, o da şerpamızın çantasını taşıdı.
Tehlikeli yamacı geçtikten sonra Laszlo, ip birliğinden ayrılmak istedi. Şerpamız ipi oldukça kısa tuttuğu için bir noktadan sonra bu, günlük ilerleyişte oldukça hareket kısıtlayıcı hale gelmişti. Laszlo ayrılıp biraz daha önden gitmeye başladı; biz arkadan, ip birliğiyle ilerlemeye devam ettik.

Yolun bu kısmı, buz üzerinde yaklaşık 3–4 saatlik bir yürüyüştü. Eğim fazla değildi ama uzunluğu nedeniyle oldukça yorucuydu. Yer yer ana patikanın hemen yanında buz çatlakları görünüyordu, bu yüzden patikadan sapmamaya dikkat etmek gerekiyordu.
İlerlerken aşağıya doğru kızakla indirilen bir tırmanışçıyı gördük. Helikopter kalkamadığı için bu şekilde indirmek zorunda kalmışlardı. Biraz sonra, iki kişi tarafından zorla yürütülerek aşağı indirilen başka bir tırmanışçıyla karşılaştık. Bu görüntüler, insanın içine korku ve endişeyi fazlasıyla hissettiriyor.
High Camp’e vardığımızda hemen yemek çadırına geçtik. Çay, bisküvi gibi ikramlar hemen geldi ama ben hâlâ hiçbir şey yiyemiyordum. High Camp, bir uçurumun kenarında, oldukça dar bir alana kurulmuştu. Önümüzde dev bir buzul manzarası vardı — gerçekten büyüleyiciydi. Biraz çay içip çadırıma geçtim ve kısa bir süre uyudum.

Akşam yemeğinde, Fransız ekibinin de geldiğini gördüm; ancak içlerinden sadece bir kişi vardı, diğerleri devam etmemişti. Everest yolcusu Nepalli çift ve şerpaları da High Camp’e ulaşmıştı. Hep birlikte sohbet ederek yemeğe koyulduk. Tabii ben sadece çorbanın suyundan birkaç yudum alabildim.
Bu yükseklikte yapılabilecek en kötü şeyin yemek yememek olduğunu biliyordum. Çünkü bu hem irtifanın etkilerini artırıyor, hem de enerjinizi azaltıp vücudunuzun soğuğu regüle edememesine neden oluyor. Çadırda kendimi zorlayarak birkaç kraker yedim ve sabah çok erken kalkacağımız için uyumaya çalıştım.
9. Gün (Zirve günü- Khare dönüş)
Gece 1 civarında kalktık. Nepalli ekip de bizimle birlikte hazırlanmaya başladı. Fransız katılımcı ise kendini iyi hissetmediği için devam etmeme kararı almıştı. Kahvaltıda yine pek bir şey yiyemedim — neredeyse hiçbir şey yemeden geçirdiğim üçüncü güne girmiştim.
Hazırlanıp yola koyulduk. Dışarı çıktığımızda hava oldukça soğuktu. Ellerim hemen üşümeye başlayınca eldivenlerimin içine ince iç eldiven giydim. Dünküne benzer şekilde, hafif eğimli bir yamaçtan yükselmeye başladık.

Bugün zirve yolunda çok az kişi vardı. Sanırım bir gün önce yaptığımız aktif dinlenme bu anlamda işe yaramıştı; kalabalığın büyük kısmı bizden bir gün önce çıkmıştı. Karanlıkta ilerleyen ışıklardan, bizden başka yalnızca Nepalli grubu görebiliyorduk. Biz yine şerpamızla ip birliği halinde ilerliyorduk; Laszlo ise biraz önden, kendi başına yürüyordu. Yola çıktığımızda rüzgar başlamıştı.
Yol boyunca buz çatlaklarını ara ara kenarlarda seçebiliyorduk, bu yüzden dikkatli adımlarla ilerlemeye devam ettik. Aralarda kısa ama dik geçişler de vardı. Bu sırada Laszlo, önde kazmasıyla dik bir geçişi tırmanırken şerpamız endişelenip onun yanına hızlıca ilerlemek istedi. Ancak ip birliğinde olduğumuz için bu, benim de hızlanmama neden oldu ve nefes nefese kaldım. Tepede kısa bir dinlenme molası verdikten sonra yeniden devam ettik.

Yavaş yavaş hava aydınlanmaya başladı ve bizi gerçeküstü manzaralar karşıladı. Uzaktan Everest, Lhotse, Makalu ve Ama Dablam görülüyordu. Özellikle Ama Dablam’ı daha önce hiç görmediğim bir açıdan görme fırsatım oldu. Bu sırada rüzgâr şiddetini artırmıştı; zaman zaman öyle sert esiyordu ki, dengemi korumakta zorlanıyordum. Everest’e de baktığımızda zirvesinde esen jet rüzgarlarını görebiliyorduk.
Bir süre sonra zirvenin alt kısmına, yani tepeye ulaştık. Burada bir çadır vardı; genelde Everest’e tırmanacak ekipler, irtifa uyumu için burada zaman geçiriyormuş. Zirve, yarım piramit şeklinde, dik sayılabilecek bir sırtın sonunda yer alıyor. Bu son bölümde sabit hat bulunuyordu. Hatlara bağlanıp zirveye çıktık.
Saat yaklaşık 06.00 civarıydı. Ne yazık ki o sırada, telefonum şarjı olmasına rağmen kapandı ve bir daha açılmadı. Bu yüzden kendi telefonumla zirve fotoğrafı çekemedim. Sadece şerpamızın ve Laszlo’nun telefonundan birkaç kare alabildik ama çok da istediğim fotoğraflar çekemedim. Bu bana, bir sonraki tırmanış için mutlaka iyi bir fotoğraf makinesi gerektiğini hatırlattı.

Biraz zaman geçtikten ve bir şeyler içtikten sonra rüzgâr iyice güçlendi ve biz de dönüşe geçtik. Aynı rotayı izleyerek, büyüleyici manzaralar eşliğinde yaklaşık iki saatte High Camp’e geri döndük. Yolda telefonumu tekrar açabildim ve en azında birkaç fotoğraf çekebildim.

High Camp’te 2-3 saat kadar dinlendikten sonra Khare’ye dönüşe geçtik. Bizi uzun bir geri dönüş yolu bekliyordu. Yolda, High Camp’e doğru çıkan birçok ekip ile karşılaştık; ne yaptığımızı sorup zirve için bizi tebrik ettiler.
Mera La’dan inerken patika iyice kalabalıklaşmıştı, çünkü o gün High Camp’e çıkan çok sayıda grup vardı. Base Camp’te kısa bir dinlenme molası verdikten sonra yürüyüşe devam ettik ve Khare’ye kadar olaysız bir şekilde ulaştık.

Tea house’a vardığımızda, gece 2’den beri yürüyor olmanın verdiği yorgunlukla kendimizi bir koltuğa adeta yığdık. Her zamanki gibi ilk işim bir kola söylemek oldu. Ortam oldukça kalabalıktı; zirveden döndüğümüzü anlayan gruplar teker teker gelip nasıl geçtiğini sormaya başladılar.
Bu sırada, daha önce hiç bu şekilde deneyimlemediğim bir cinsiyetçilik ile karşılaştım. Yaklaşık 3–4 kişi gelip ne yaptığımızı sordu; her defasında önce Laszlo cevap veriyordu. “Zirveye çıktık,” dediğinde herkes hemen onu tebrik ediyordu. Ancak sıra bana geldiğinde diyalog şöyle ilerliyordu:
- “Sen ne yaptın?”
- “Zirveye çıktım, ben de.”
- “High Camp’e değil ama, değil mi?”
- “Hayır, zirveye çıktım.”
- “En tepeye ama?”
- “Evet, en tepeye.”
Bu noktada konu uzayınca Laszlo devreye girip “Evet, o da çıktı,” dediğinde karşımdaki kişi ancak o zaman ikna olup beni tebrik ediyordu.
Daha önce birçok kez başarılarımın küçümsenmesine tanık olmuştum — her kadın gibi. Ama başarımı ispatlamak zorunda kalmak, benim için bambaşka bir seviye oldu.
Üstelik bu yalnızca 6000 metrelik bir trekking zirvesi.
8000’lik dağlara tırmanan kadınların nelerle karşılaştığını düşünemiyorum bile.

Yemeğe geçtiğimizde, ben birkaç gündür internete erişimim olmadığı için telefonumla uğraşıyordum. Bu sırada Laszlo, yan masadaki biriyle sohbet etmeye başladı. Adam bize ne yaptığımızı sordu ve zirve için tebrik etti. Sohbet ilerleyince, üç gün önce benim rahatsızlandığım sırada yanımızdan geçip yardım teklif eden kişinin o olduğunu fark ettik — meğer Karl Egloff’muş.
Kendisi, birçok zirvede hız rekoruna sahip yaşayan bir efsane. Ekvadorlu ve İsveç kökenli. Bu sezonda Everest Base Camp’ten 24 saat içinde zirveye çıkıp geri dönmeyi, yani yeni bir hız rekoru kırmayı deneyecekti. O nedenle her gün Khare’den Mera zirvesine koşarak çıkıyor, zirve yapıp geri dönüyormuş.
Onunla konuşurken, egodan tamamen arınmış, son derece alçakgönüllü bir insan olduğunu hemen anlıyordunuz. Laszlo Chimbazoro’yu tırmanmak istediğini söyleyince, Karl’ın Güney Amerika’da işlettiği ekspedisyon şirketi sayesinde ona birçok tavsiye ve numarasını verdi. Sohbetin sonunda ona Everest macerasında başarılar diledik. Zirvenin üzerine gerçekten ekstra bir hediye oldu bize.
10. gün (Khare → Kothe)
Bugünkü yolumuz, geldiğimiz rotayı tersten takip ederek Khare’den önce Thangnak’tan geçip Kothe’ye ulaşmak üzerineydi. Sabah nihayet birkaç lokma da olsa bir şeyler yiyebilmeye başladım; hâlâ tam iştahım yoktu ama toparlanma yönündeydim. Dönüş yolu görece kolaydı; asıl zorluk ertesi gün bizi bekliyordu — Zatrwa La geçidine yeniden, bu kez tersten tırmanmak.
Yolda her mola verdiğimizde Laszlo, ertesi günkü tırmanışın gözünde ne kadar büyüdüğünden, hiç yürümek istemediğinden bahsedip duruyordu. Ben ise birkaç gündür ilk kez yemek yiyebildiğim için daha enerjik hissediyordum.
Gelirken mola verdiğimiz 3 Sisters tea house’a tekrar uğradık. Ortam kalabalıktı; özellikle renkli kıyafetleriyle dikkat çeken Asyalı bir grup keyifli bir şekilde yemek yiyip kahkahalar atıyordu. Kadınlar enerjik, neşeli ve birbirleriyle fotoğraf çekiliyordu.

Laszlo ise, şehirden bu tür şeylerden kaçtığını söyleyerek kadınların seslerinden rahatsız olduğunu dile getirdi. Bu yorum bana fazlasıyla mizojonik geldi. Aynı şekilde erkek bir grup olsa aynı yorumu yapacağını düşünmüyordum. Söylediklerini duymazdan geldim ve kafamı çevirdim. Artık sabrımın yavaş yavaş bittiğini hissediyordum.
Kothe’ye vardığımızda ilk işim önce duş alıp sonra Wi-Fi almak oldu. Bağlanır bağlanmaz, İstanbul’da deprem olduğunu öğrendim ve o an içimi büyük bir endişe kapladı. Bir süre haberleri kontrol ettim, ama bağlantı zayıf olduğundan net bilgi alamadım.
Bu sırada Laszlo, ertesi gün Zatrwa La’yı yürümek istemediğini söylüyordu. Ben de acaba daha hızlı bir şekilde inmek mümkün mü diye düşünerek Rishi’ye WhatsApp’tan yazdım. Rishi, belirli bir ücret karşılığında helikopter ayarlayabileceğini söyledi.
Durumu Laszlo’ya anlattım, ancak o yürüyerek devam etmek istediğini söyledi. Ben de bunu anlayışla karşıladım. Sonrasında uçak günlerine baktım; helikopterle Katmandu’ya dönmek bana sadece bir gün kazandıracaktı. Üstelik tek başıma maliyet oldukça yüksek olacağından, sonunda vazgeçtim.
11. Gün (Kothe → Thuli Kharka)
Bugün rota, önce Makalu National Park sınırları içinde nehir boyunca paralel şekilde ilerliyor, ardından Zatrwa La’ya doğru yükselmeye başlıyordu. Öğle molasını Fransız grupla birlikte verdik; biraz sohbet ettik. Gerçekten enerjileri yüksekti, bol bol gülüyorlardı. 70’li yaşlarında bu rotayı tırmanıyor olmaları bana göre büyük bir başarıydı.
Ben artık düzgün şekilde yemek yiyebildiğim için enerjim oldukça yerindeydi. Laszlo ise yorgundu; sık sık durup fotoğraf çektiği için Sherpamız ve ben ondan biraz önde ilerliyorduk. Hava açık olduğu için arkamızda bıraktığımız manzaralar inanılmaz güzeldi —dağlar bir tablo gibi görünüyordu.
Bir noktada biraz tepeye çıkıp mola verdik. Bu sırada porterların çevrede bir tür ot topladıklarını fark ettim. Sherpadan öğrendim ki bu yüksek irtifada yetişen özel bir bitkiymiş ve oldukça değerliymiş; toplayıp satarak ek gelir elde ediyorlarmış.

Biz onları izlerken Sherpamızla gelecekteki dağ planlarım hakkında konuşmaya başladık. Ondan önerilerini sordum. Bir ara Elite Exped’in bir expedisyonundan bahsettim. O anda Sherpa ve Lazslo tepki verip kesinlikle Elite Exped’le gitmemem gerektiğini söylediler. Ben de sakin olmalarını, firmanın sahibi hakkındaki suç duyurularından haberdar olduğumu, sadece bir yerde programlarını gördüğümü ve onlarla gitmeyi ya da yanyana gelmeyi zaten asla düşünmediğimi söyledim. Firmanın kurucusu hakkında geçtiğimiz sene, iki kadin dağcının kendisine cinsel taciz davası açtığına dair haberler çıkmıştı. Bu haberler dağcılık camiasında büyük yankı uyandırmış, özellikle kadın dağcıların güvenlik ve etik konularında daha yüksek sesle konuşmasına neden olmuştu. İlgili haber için…
Günün geri kalanında iyice yükselerek ilerledik. Ara ara Lazslo yorulduğundan bahsediyordu. Öğleden sonra Thuli Kharka’ya vardık. Tea house’a girip eşyalarımızı bırakıp oturmaya hazırlanırken Laszlo yanıma gelip, tüm yol boyunca benim şikayet edeceğimi düşündüğünü ama hiç şikayet etmediğimi söyleyerek “you are a tough girl” dedi. Bu, her zamanki gibi iltifat kılıfına gizlenmiş, nereden tutsam bilemediğim cinsiyetçi bir yorumdu. Ona neden böyle bir beklentisi olduğunu ve bu sözlerin saçmalığını anlatan bir iki kelime ettim.
Bir kadın olarak, ne kadar tecrübeli ya da başarılı olursanız olun, size biçilen rol genelde “şikayet eden” ya da “yardım bekleyen” olmak. Sanırım benden de beklenen, bolca şikayet etmem ve yavaşlayıp grubun temposunu düşürmem, böylece herhangi bir erkeğin kendi performansından dolayı kötü hissetmemesini sağlamamdı.
Artık bu yürüyüşü herhangi bir gerginlik yaşamadan tamamlamak istediğim için, günün geri kalanında mesafemi koruyup sadece kendi halimde kalmaya çalıştım.
12. Gün (Thuli Kharka → Zatrwa La → Lukla)
Bugün son günümüzdü. Sabah kalktığımda yanımda kalan tüm hijyen ürünlerini (ped, tampon vb.) toplayıp tea house’un sahibi kadına bıraktım. O da çok mutlu oldu. Bu dağ köylerinde bu ürünlere ulaşmanın ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz.
Zatrwa La Pass’deki bütün karlar erimişti. Tepeye doğru yükselirken bugün Laszlo oldukça geride kalıyordu. Zirveye yakın küçük tea house’da yine mola verip enerjik Nepalli işletmeciyle sohbet ettik.


Bu sırada sherpam, durduk yere bana nasıl olduğumu sormaya başladı. Önce anlam veremedim — çünkü gayet iyiydim, yorgunluk belirtisi göstermiyordum. Ancak yürüyüş devam ettikçe bu sorular sıklaşmaya başladı. Zatrwa La geçidini tırmanırken, Laszlo bizden oldukça geride kalmasına rağmen şerpamız sürekli bana dönüp “iyi misin?”, “yardım edeyim mi?” diye soruyordu. Sanırım bir şekilde Laszlo’ya bir şeyler söylemek istiyor ancak Laszlo yanımıza geldiğinde bile bir şekilde söyleyemediği için bana dönüp yardım teklif ediyordu.

Bir noktada artık sinirlenmeye başladım. Laszlo’yu beklediğimiz bir anda, sherpa yine bana döndü. O anda kendimi tutamayarak, yaptığının mizojeni olduğunu, neden sürekli bana yardıma muhtaçmışım gibi davrandığını, arkada kalanın ben olmadığını söyledim. Sert bir tonda, bir daha bana bunu sormamasını rica ettim. Sanırım günlerdir biriken tüm öfkem o anla birlikte dışarı çıktı. Neyse ki konu uzamadı ve bir daha aynı davranışı sergilemedi. Ancak ne yazık ki tüm expedisyonlarımda bu tarz durumlarla savaşmak zorunda kalmak beni üzdü.
Geçişten sonra uzun ve bir iniş ile yaklaşık 4-5 saate Lukla’ya vardık. Lukla’da sherpa ve porterımız ile bir kutlama yemeği yedik ve onlar için ayarladığımız bahşişleri verdik.
Dönüş yolu
Ertesi sabah çok erken kalkıp toparlandık ve Lukla havalimanına doğru yola çıktık. Porterımızın bizimle gelmesi gerekiyordu ancak Sherpamız, genelde bahşişleri erken alan porterların gidip kutlama yaptıklarını, muhtemelen bu yüzden uyanamadığını söyledi 😊. Eşyaları biz üçümüz taşıdık ve havalimanına vardık. Fransız ekip de oradaydı. Bugün dönüş yolumuz Ramechhap üzerindendi; yani önce uçakla Ramechhap’a gidip, ardından yaklaşık 5–6 saat sürecek bir araba yolculuğuyla Katmandu’ya ulaşacaktık.
Ramechhap’a indiğimizde dolmuş tarzı küçük bir araca bindik. Yol boyunca uçurum kenarlarından geçen toprak bir yoldan ilerledik. Yaklaşık 5 saatlik bu yolculuk boyunca Laszlo, arkada oldukça sarsılmış bir şekilde oturuyordu. Bir noktada koluma dokunup haklı olduğumu, bir daha helikopter seçeneğine asla “hayır” demeyeceğini söyledi. Ben ise Türkiye’deki köy yollarına alışık olduğumdan çok zorlanmadım; hatta kulaklığımı takıp müzik dinleyerek manzaraların tadını bile çıkardım.
Katmandu’ya vardığımızda önce biraz kitapçılarda gezdim. Katmandu’nun kitapçıları gerçekten çok ilginç — dağcılıkla, Himalayalar’la ve bölge kültürüyle ilgili birçok özel kitap bulabilirsiniz. Bir önceki sene Tintin’in maceralarının tibette geçen özel bir bölümünü bulmuştum.
Akşam, yolculuklarını tamamlayan tüm Satori ekibiyle birlikte yerel bir restorana gittik. Nepal yemeklerini tadıp yerel dans gösterilerini izledik. Oldukça oryantalist ama bir o kadar da eğlenceli birkaç saatin ardından herkesle vedalaşıp otele döndüm. Ertesi sabah erkenden uçağım vardı.

Son olarak;
Mera Peak benim için sınırlarımı zorladığım, yüksek irtifa tecrübemi derinleştirdiğim bir ekspedisyon oldu. Yol boyunca yaşadıklarımı düşündüğümde, sanırım asıl mücadelenin dağda değil; şehirde olduğu gibi, üzerimize yapışan önyargılar ve eşitsizliklerle olduğunu fark ettim. Umarım bir gün kadınlar için tüm bunların uzağında bir zirve mümkün olur.
Yayınlanma
Güncellenme
Sık Sorulan Sorular
Yerel bir firma olan Satori ile gittim; hızlı iletişim ve rehber/Şerpa desteğinden memnun kaldım. Sadece Kathmandu’daki otel beklentimin altındaydı
Yaklaşık 2 ay düzenli çalıştım; sonlara doğru günde iki antrenmana çıktığım oldu. Mükemmel olmasa da yeterli bir seviyeye geldim; bu tırmanış için 3–4 ay önce hazırlığa başlamayı öneririm
Lukla’dan başlayıp Zatrwa La’yı geçiyor; Thangnak ve Khare’de aklimatizasyon günleri var. High Camp’e çıktıktan sonra zirve ve aynı gün Khare’ye dönüş şeklinde. Toplamda yürüyüş kısmı ~12 gün.
Mevsimde karlı olabiliyor; bizim geçişte kar vardı, kramponsuz geçtik ama trekking kramponu olsaydı daha güvenli olurdu. Spor ayakkabıyla yürüyen şerpanın kaydığı anlar oldu; asla önermem
High Camp dışındaki tüm konaklamalar tea house. EBC’ye göre daha kısıtlı imkan var; özel banyolu oda bizde sadece Kothe’de denk geldi. Sıcak su da sınırlıydı.
Mera Peak için Nisan–Mayıs ve Ekim–Kasım yüksek sezon. Biz Nisan’da başladık; Lukla’da yoğun yağmur gördük, sonraki günler daha iyiydi. Kar durumuna göre Zatrwa La’da krampon ihtiyacı doğabiliyor.
Thangnak ve Khare’de aklimatizasyon günleri koyduk. Khare’den Mera La buzuluna çıkıp High Camp (≈ 5780 m)’e geçiş bence rotanın en zor günüydü.
Mera La’nın ilk kısmı dik (≈40–45°) ve aşağısı açık; burada krampon-kazma ve çoğunlukla ip birliği ile geçiliyor. Sonrası uzun, az eğimli buzul sırtı; çatlaklar patikaya yakın, patikadan sapmamak şart.
Estimated reading time: 1 dakika
Bir Cevap Yazın