Lobuche Zirve Tırmanışı

Lobuche Peak – Nepal
Yüksek irtifa trekking & tırmanış / 6119 m
🌤️ Sezon: Nisan–Mayıs · Ekim–Kasım
Ben Ne Zaman Yürüdüm
Nisan 2024
Yürüme Süresi
14 gün
Mesafe
~130 km
Toplam İrtifa Kazanımı
~3.200 m (Lukla’dan)
En Yüksek Nokta
6.119 m
Başlangıç / Bitiş
Lukla → Lukla
Konaklama
Teahouse + High Camp (5.400 m)
Zorluk
🧗‍♀️ Teknik: ★★★☆☆
🥾 Fiziksel: ★★★☆☆
Öne Çıkanlar
  • Everest, Lhotse ve Ama Dablam manzarası
  • Everest Base Camp ziyareti
  • Buz duvarı, sabit hat ve teknik tırmanış bölümleri

Başlamadan

Everest Base Camp (EBC) yürüyüşünden sonra zirve tırmanışını yapacak tek katılımcı olduğum için, birlikte yürüdüğüm ekiple Lobuche kasabasında vedalaştım. Onlar dönüş yoluna geçerken ben, tırmanış rehberimle buluşmak üzere Lobuche’daki bir tea house’da beklemeye başladım. Porter’ım da benimle birlikte Lobuche’da kaldı. Sabah saatlerinde vardığımız bu yüksek dağ köyünde, tırmanış rehberimin akşam geleceğini söylediler. Programımızda dinlenme günü olmadığı için, bugünü biraz dinlenmeye ve çevreyi keşfetmeye ayırdım. Yaklaşık on gündür yürüyüşteydim ve soğuğun da etkisiyle yorgunluğu artık iyice üzerimde hissetmeye başlamıştım.

Zirveye tırmanış sırasında yüksek irtifadaki görkemli manzara

Bir yandan da kaygılandığımı hissediyordum. Önümde beni bekleyen tırmanışı başarıp başaramayacağım düşüncesi sürekli aklımı meşgul ediyordu. Çünkü ilk defa bu kadar yüksek bir irtifada tırmanmayı deneyecektim. Kaygı duygusundan hoşlanmasam da bunun aslında konfor alanımın dışına çıktığımın ve kendimi zorladığımın bir göstergesi olduğunu biliyordum. Kendimi olabildiğince rahatlatmaya çalıştım ama sanırım bu his olmadan ilerlemek mümkün değil. Vücudum yüksekliğe ve soğuğa tepki verirken, zihnimden tepki vermemesini beklemek de çok mantıklı değildi.

Lobuche köyü

5000 metredeki bu köy aslında sadece bir düzine kadar dağ evinden oluşuyor. Lobuche zirvesinin köye varmadan önce bir base camp’ı da var ama pek kullanılmıyor. Çünkü çoğu programda önce Everest Base Camp’a gidiliyor, dönüşte ise Lobuche köyünde konaklanıp direkt high camp’e çıkılıyor.

EBC yolunda bir gece konakladığımız tea house’a geri dönüp yerleştikten sonra yaptığım ilk şey, dünyanın en yüksek pastanesine uğramak oldu. Burada bir kahve içip atıştırmalık bir şeyler aldım. Köyün mütevazı yapısına karşın, pastanenin içi insana yüksek irtifada olduğunu unutturan bambaşka bir atmosfere sahipti. Oldukça kalabalıktı ve yer bulmakta zorladım.

https://sherpalegend.com/the-worlds-highest-bakery/https://sherpalegend.com/the-worlds-highest-bakery/

World highest bakery

Kahveden sonra tea house’a geri dönüp önce biraz uyudum. Ardından ortak alanda soba yakılınca kitabımı alıp oraya geçtim. Daha akşam olmadığı için ortam oldukça sakindi. Ara sıra birkaç grup uğrayıp çıktı.

Tea house’lar bana her seferinde Hateful Eight filmini hatırlatıyor. Küçük bir odada, dünyanın dört bir yanından gelen yabancılarla yan yana oturup sohbet etmek, onların hikâyelerini dinlemek gerçekten çok farklı bir deneyim. Ancak bugün, diğer günlere göre sohbete daha az katıldığımı fark ettim. Yorgunluk ve içimdeki kaygı yüzünden sanırım daha çok kitabıma gömülmek ve biraz kendi içime dönmek istedim.

Akşam yemeği sırasında rehberim geldi ve tanıştık. Bana ertesi gün doğrudan high camp’e çıkacağımızı söyledi ve sabah saati konusunda anlaştık. Tea house’lar dolu olduğunda porterlar ve rehberler ortak alanda uyuyor. Yemeklerini de müşteriler yedikten sonra yiyorlar. Onların yemekleri biter bitmez sandalyeler hızla toplanıyor, masalar kenara çekiliyor ve herkes battaniyesini, uyku tulumunu serip bir nevi yer kapmaya başlıyor. Bu hazırlık aynı zamanda bizlere de odalarımıza çekilmemiz için bir sinyal oluyor.

Odaya geçip birkaç gün internet ve telefon erişimin olmayacağı konusunda ailemi ve arkadaşlarımı bilgilendirip eşyalarımı toplayıp ertesi gün için yarı heyecanlı yarı kaygılı bir şekilde uykuya daldım.

High Camp

Sabah erken saatlerde kahvaltımı yapıp rehberim ve porter ile birlikte yola çıktık. Lobuche köyünün üstünden direkt yükselmeye başladık. Önce patika yollar, ardından çarşaklı bölümler bizi karşıladı. Çok zor olmayan bugünün rotasında yalnızca birkaç yerde sabit hatta tutunarak geçmek gerekiyordu. Hava oldukça açıktı; yükseldikçe manzara da kendini göstermeye başladı. Ara ara rehberimden bölge ve zirveler hakkında bilgiler aldım.

High camp yolundaki sabit ip hatları

Bir süre sonra ilk çadırlar ve buzullar görünmeye başladı. Yaklaşık 5400 metre civarında, farklı firmaların high camp kurdukları alanlar var. Bizim kamp alanımıza ulaşmak için biraz alçalıp bir buzul gölünün kenarına kurulmuş bölgeye vardık. Manzara gerçekten çok güzeldi. Çadırlardan birine çantamı bıraktıktan sonra yemek çadırına geçip bir şeyler içtim. O sırada vakit öğlene doğruydu.

Lobuche High Camp

Günlerdir yoğun UV ışınlarına maruz kaldığım için ellerimde alerjik bir reaksiyon gelişmişti ve oldukça kaşınıyordu. Görünüşü biraz korkutucuydu ama daha önce de başıma geldiği için geçeceğini biliyor ve rahat hissediyordum. Yemek hazırlanırken rehberim günün geri kalanına dair planı anlattı. Dinlenmenin ve irtifaya alışmanın yanı sıra sabit hatta ilerlemek için biraz pratik yapacağımızı söyledi.

Yüksek irtifada geçirilen uzun günlerin ardından yaşanan alerjik reaksiyonla kaşınan eller.

Öğle yemeğinden sonra çadıra geçip buzul gölü ve zirvelerin manzarasında kitap okumaya başladım ancak bir taraftan da kaygımın yükseldiğini fark ediyordum.  Bir süre sonra rehberim geldi ve sabit hat için çalışmaya başladık.  Genel olarak hakim olduğum için kısa bir pratik yeterli oldu. Çadıra dönüp biraz uyumaya çalıştım. Bu sırada dışarda gelen başka kişilerin seslerini duyuyordum. Etrafımdaki diğer çadırlara yerleşiyorlardı.

Tam olarak uyuyamasam da biraz dinlendikten sonra hava karardığında rehberim gelip beni akşam yemeğine çağırdı. Yemek çadırına gittiğimde orada başka bir grup daha vardı. Yemek yerken sohbete başladık. İki Hint asıllı Amerikalı ve beş Polonyalıdan oluşuyorlardı. Aslında Everest’e tırmanacaklardı; ancak son yıllarda çoğu ekip gibi onlar da aklimatizasyon için önce 6000’lik zirvelere çıkmayı tercih ediyordu. Khumbu Icefall’un tehlikeleri nedeniyle, gruplar irtifa adaptasyonunu genellikle Lobuche veya Mera Peak gibi zirvelerde yapıyor, böylece daha az kez Khumbu Icefall’dan inip çıkmaları gerekiyordu.

Buzul gölü manzarası eşliğinde Jack London’un ‘Yanan Gün’ kitabı

Grubun lideri ve bir ekip arkadaşı, high camp’te kalmak yerine doğrudan zirveye yönelmiş ve geceyi zirvede kamp yaparak geçirmeye karar vermişler. Amerikalılar bana bundan bahsederken, Polonyalılar biraz gergin bir şekilde telsizle onlara ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü yola çıktıklarından beri haber alamamışlardı.

Yemek sırasında Amerikalılar bana Türkiye hakkında bildikleri şeylerden bahsetmeye başladılar. Konu tabii ki Türk dizilerine ve oyunculara geldi 😊 Türk oyuncularını çok beğendiklerini söylediler; en beğendikleri isimler ise Esra Bilgiç ve Burcu Özberk’miş. Ardından bana birçok soru yönelttiler: Ne iş yapıyorum, nerede yaşıyorum, nelerle ilgileniyorum… Bu sohbet sırasında onlara evlilik yıldönümüm olduğunu söyledim. Israrla eşim için bir video çekmek istediler ve sonunda hep birlikte evlilik yıldönümümüzü kutlayan kısa bir video çektik. Oldukça cringe ve komikti. Polonyalılar da pek istekli olmasalar da videoya katıldılar.

Yemekler bitip çaylarımızı içerken (irtifa iştahımı iyiden iyiye azaltmıştı, bu yüzden çok az yiyebildim) Polonyalılar sonunda liderlerine ulaştı. Zirvede sağ salim kamp yaptıklarını, sadece biraz rüzgâr olduğunu öğrendiler. Onların ne kadar rahatladığını görmek mümkündü.

Tam o sırada rehberim yanıma gelip gece 3 gibi yola çıkacağımızı söyledi. Bu saat diğer ekiplere göre biraz daha geç bir başlangıçtı; onlar 2 gibi yürüyüşe başlayacaktı. Birbirimize başarılar dileyip çadırlarımıza geçtik. Kaygı ve irtifanın uyumayı zorlaştırmasına rağmen, yarım yamalak da olsa biraz uyuyabildim. Her şeye rağmen artık yarının getireceklerine hazırdım.

Çadırda uyumaya çalışırken

Zirve günü

Gece 2 gibi uyanıp hazırlıklarımı tamamladıktan ve kahvaltımı yaptıktan sonra yola koyulduk. Karanlığın içinde tırmanışçıların kafa lambaları gökyüzünde uzayıp giden bir kuyruk gibi görünüyordu. Biz ise bu kuyruğun sonlarına doğru yer alıyorduk.

İrtifa arttıkça oksijenin azlığından dolayı yürüyüş hızı iyice düşüyor; adımlar yavaşlıyor, nefesler sıklaşıyordu. Çoğu zaman önümüzdeki kişiler kısa molalar veriyor, biraz soluklanıyordu. Ancak rehberim oldukça hızlı ilerliyordu. Ne zaman duran bir ekiple karşılaşsak, yan patikalardan ya da kayaların üzerinden atlayarak önlerine geçmeye çalışıyordu.

High Camp üst geçiş noktası

Bir süre sonra bu tempo beni iyice yıprattı. Defalarca arkasından seslenip durmasını ve beni beklemesini istedim. Birkaç dakika duruyordu ama ardından aynı hızla devam ediyordu. Bu durum öyle bir hâl aldı ki, diğer ekiplerin dikkatini çekti. Hatta bazıları bana dönüp, “Müşteri sensin, seni beklemesi lazım, bırak biraz yavaşlasın,” diye söylediler. Ama biz sürekli aynı koşturma temposuna geri dönüyorduk. Bir süre sonra, sanırım günlerdir biriken yorgunluk, kaygı ve bu koşturmanın da etkisiyle migrenim tuttu. Bende görmemi de kısmen engelleyen bir migren türü olduğu için aslında devam etmek pek akıllıca değildi. Belki de orada durmalıydım. Ama o an başa çıkabileceğimi düşündüm ve ağrı kesici alıp yürümeye devam ettim.

Yol, buzul gölünün yanındaki base camp’ten önceki gün ulaştığımız high camp alanına kadar uzanıyordu. Buradan sonra ise krampon noktasına giden kısma tırmanmaya başladık. Bu bölgeye kadar yol çoğunlukla patika ve kayalıklardan oluşuyordu. O sırada migrenim görmemi oldukça zorlaştırdığı ve zaten hava da karanlık olduğu için çok sınırlı şekilde etrafımın farkındaydım. Sadece önüme ve adımlarıma odaklandım.

Güzel bir gün, yüksek dağlar arasında karla kaplı geniş bir alan.

Krampon noktasına gelince kramponlarımızı giyip yürüyüş batonlarını bıraktık. Bu sırada rehberim hızına ayak uydurabilmem için çantamdaki birkaç gerekli eşyayı kendi çantasına aldı ve benim çantamı da orada bıraktırdı. Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı, gözlerim de artık daha net görüyordu.

Bu noktadan sonrası neredeyse zirveye kadar uzun bir kar ve buz rotasından oluşuyordu. Sabit hatlara bağlı şekilde, kramponların yardımıyla uzun bir buz duvarını tırmanıyorduk. Oldukça keyifli bir çıkıştı aslında. Ancak irtifa yükseldikçe, belki de migrenin etkisiyle, zihnim bulanıklaşmaya başladı. Sanki kendi sesimi dışarıdan duyuyor gibiydim, insanların konuştuklarını dahi anlamakta zorlanıyordum.

Himalaya dağlarının dorukları ve uçsuz bucaksız vadiler.

Uzunca bir süre bu halde buz rotasından tırmandıktan sonra —tabii yine ara ara diğer ekipleri geçerek— zirveye çıkışın son kısmına geldik. Buz duvarından ayrılıp 30-40 derece eğimli bir sırttan geçiyorsunuz ve burası sizi doğrudan zirveye ulaştırıyor. Tam sırttan geçerken Amerikalıları gördüm. Uzaktan bana adımla seslendiler ve “Well done, you did it!” diye bağırdılar. Bir kez daha moralim yerine geldi. Biz zirveye çıkarken onlar inişe geçmişti.

Tırmanışçıların zorlu bir buz ve kar rotasında ilerlediği zor bir dağ tırmanışı anı.

Zirvenin en yüksek noktasına ulaşmak için küçük bir buz çatlağını atlayıp dik bir duvarı daha çıkmak gerekiyor. Gerçek zirve öyle küçücük ki, aynı anda sadece 2-3 kişinin sığabileceği kadar bir alan. Bazı tırmanışçılar bu noktayı geçmeye çekiniyordu. Kısa bir mola verdikten ve birkaç fotoğraf çektikten sonra biz de bu buzul çatlağını aşıp gerçek zirveye çıktık. Manzarayı izledik, birkaç kare daha fotoğraf çektik. Saat yaklaşık 08.45’ti, zirvedeydik.

Lobuche zirvesinden himalayalar

Dönüşte aynı rotadan, çoğunlukla ip inişi yaparak inmeye başladık. Yorgunluk iyice çökmüştü, bu yüzden tempom oldukça düşmüştü. Önce krampon noktasına geri vardık. Burada kramponları çıkarıp çantamı ve batonlarımı geri aldım, ardından base camp’e döndük. Öğle saatlerinde kampa varmıştık. Bir şeyler atıştırıp çadırda biraz uyudum.

Dağ tırmanışı sırasında, yüksek irtifada bir kayalığın üzerinde ip tutan bir dağcı, arka planda etkileyici dağ manzarasıyla birlikte.
Dönüş yolunda ilk ip inişi…

Saat üç gibi rehberim aşağıya ineceğimizi söyledi. Aslında Pheriche’e dönmek istiyordu fakat çok yorgun olduğum için daha yakın bir yerde kalmak istediğimi söyledim. Bunun üzerine Tukla’yı önerdi. Dört gibi yola çıktık. Bu sırada yoğun sis çökmüştü; neredeyse 2-3 metreden ötesini göremiyordum. Yaklaşık iki saatlik bir yürüyüşün ardından Tukla’ya tea house’a vardık.

Benim yaptığım ilk şey ise gibi bir kola içmek ve aileme, arkadaşlarıma mesaj atmaktı. Benden haber aldıkları için rahatlamışlardı. Burada rehberim başka bir işi olduğunu söyleyip yola devam edeceğini, dönüş yolunda benim porterımla birlikte ilerleyeceğimi belirtti. Rehbersiz sadece porterla devam etme fikri çok hoşuma gitmese de o an için yapabileceğim çok bir şey yoktu.

Dönüş yolu

Tukla’dan iki gün içinde Lukla’ya dönmemiz gerekiyordu. Çoğunlukla irtifa kaybettiğimiz bir yol olsa da, mesafe olarak oldukça uzundu. Sabah kalktığımda yaptığım ilk iş, Nepalceden İngilizceye offline bir çeviri uygulaması indirmek oldu. Çünkü porterım İngilizce bilmiyordu. Ancak yolda sonradan öğrendiğim üzere, okuma yazma da bilmiyordu. Bu yüzden çeviri fikri işe yaramadı. Çoğu zaman anlaşabilmek için yoldan geçen birilerini durdurup Nepalce’den İngilizceye çevirmelerini istemek zorunda kaldım. Bir süre sonra bu oldukça zorlayıcı olmaya başladı. Ara sıra bana Nepalce bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ben de sürekli birilerini durduruyordum. Genellikle nerede yemek yiyeceğimiz ya da yol hakkında bilgilerle ilgili oluyordu.

Gidişin aksine dönüş oldukça sakin patikalar

Bu noktada porterla baş başa iki gün geçirmek beni pek rahat hissettirmedi. Çoğu zaman odama duffle çantamı bıraktığında fazladan oyalanıyormuş gibi geliyordu. Bu durum bende huzursuzluk yarattı. Dağlarda fiziksel zorluklarla, soğukla ya da doğanın sertliğiyle baş etmek bir şekilde mümkün olabiliyor; ancak bir kadın için gerçek tehlike çoğu zaman doğadan değil, insanlardan gelebiliyor ne yazık ki.

Yolun tenha olduğu bir noktada 5-6 genç asker tarafından durdurulduk. Bir süre sonra etrafımızı sardılar ve geçen birkaç kelimeden, konuştuklarının benimle ilgili olduğunu anladım. Bakışları öyle rahatsız edici bir hâl aldı ki kendimi iyice güvensiz hissettim. Neyse ki bir süre sonra yollarına devam ettiler. Açıkçası o noktada tek başıma yürüyor olsaydım daha güvende hissederdim diye düşündüm.

Dönüş yolunda moralimi düzelten anlardan biri

Bu huzursuzluklarla geçen 2 günlük dönüş yolculuğunun ardından Lukla’ya vardığımızda, turun sahibi olan yerel firmaya yaşadığım olumsuz deneyimi aktardım. Ancak bu, neredeyse tartışmaya varan bir konuşmaya dönüştü. Üstelik Lukla’dan uçakların kalkmadığını öğrendiğimde, aynı porter ile 1-2 gün daha geçirmek benim için kesinlikle mümkün değildi. Bunun üzerine Türkiye’deki aracılık yapan firmaya ulaştım. Şanslıydım ki onlar hızlıca çözüm ürettiler ve bana helikopter ayarladılar.

Helikoptere binmek için havalimanına geldiğimde fiziksel ve psikolojik olarak oldukça yıpranmıştım. Uçağa bindiğimde benim dışımda bir çift ve bir kişi daha vardı. Yanımda oturan adam dışarıyı çekiyordu. Ancak bir noktada, izin almadan telefonunu bana ve yanımdaki Fransız kıza doğrultarak bizi çekmeye başladı. O an, günlerin birikmiş yorgunluğu ve gerginliğiyle eline vurarak yüksek sesle, izin almadan neden çektiğini ve ne yapmaya çalıştığını sordum. Yolculuğun geri kalanında neyse ki kendi tarafına çekildi ve telefonunu kendine sakladı.

Dönüş yolundan Namche Bazar

Helikopterden inip otele gidince beni lokal tur sahibi karşıladı. Geç de olsa durumdan oldukça mahcup olduklarını ve bir daha o porterla çalışmayacaklarını söyleyip bolca özür dilediler.

Lobuche tırmanışı, Himalayalar’daki ilk zirvem olduğu için benim için unutulmaz bir deneyim oldu ve yüksek irtifanın kapılarını araladı. Dönüş yolunda yaşadıklarım ise, bir kadın dağcı olarak doğanın zorluklarından öte insan kaynaklı engellerle de mücadele etmek zorunda kalındığını bir kez daha hatırlattı. Umuyorum ki bu deneyimlerin paylaşılması karşılaştığımız görünmez engellerin daha fazla görülmesine vesile olacak ve dağları daha güvenli hale getirecek.

Yayınlanma

Güncellenme

Sık Sorulan Sorular

Lobuche zirvesi kaç metrede?

Lobuche East’in zirvesi yaklaşık 6.119 metre. High Camp ise 5.400 metre civarında. Tırmanışın son kısmı kar-buz hattı üzerinde geçiyor ve sabit hatlar kullanılıyor.

Tırmanış teknik mi?

Evet, yarı teknik bir tırmanış. Krampon, emniyet kemeri, jumar (tırmanma aleti) ve ip inişi gibi teknikler gerekiyor. Benim için en öğretici kısımlardan biri sabit hatta ilerleme ve iniş tekniklerini uygulamaktı.

Hava nasıldı?

Genel olarak beklediğimden iyiydi. Hava açıktı. Rüzgarda azdı. Ancak bu yüksekliklerde her havaya hazırlıklı çıkmak gerekiyor.

High Camp’te koşullar nasıldı?

Çok temel ama yeterli. Kompozit tuvalet, yemek çadırı ve uyduğunuz çadırlardan oluşan bir alan.

Krampon ve ip bölümü zor muydu?

Evet, özellikle sabit hat üzerinde yükselmek ciddi efor istiyor. Eğim oldukça dik ve kramponla buz çıkışı yapmak gerekiyor. Dönüş yolunda da ip inişleri mevcut ama çok zorlu değil alışık olan kişiler için.

Zirveye çıkmadan önce en zorlandığın kısım neydi?

Kar ve buz hattında ilerlerken krampon takma noktasına kadar tempo oldukça yüksekti. O bölümde rehberin yükü biraz bana da geçirdi ve ben “yorgunluk + migren” karışımı bir durum yaşadım. O anda zorlandım ama destekle devam ettim. Ama rotanın en zor kısmı sabit hatla buz tırmanışı yapılan etap.

İniş ne kadar sürdü?

Zirveden High Camp’e iniş yaklaşık 2-2,5 saat sürdü. Ardından kısa bir dinlenme sonrası Base Camp’e devam ettik. Öğleye doğru kamptaydım.

Estimated reading time: 18 dakika

Home » Lobuche Zirve Tırmanışı

Maceranın bir parçası olmak için abone ol!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bir Cevap Yazın

Translate »

Patikada Bir Kadın sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin